Silhouette's

Cuma, Ekim 21, 2005

heaven 7

we used to dream
used to exist
asking about places...
places like heaven

being born
growing, living
rising, shouting, collapsing
without any meaning

the newborn
died right after
he was born
never had the chance
to make a choice of his belief

the elderly
going through irreversible changes
losing his memories
losing himself
will he ever regain
his lost abilities?

what about people
who never had those
abilities?

just questions
... dreams
about a place
far away

(from heaven 7 intro by exceed)

Cuma, Eylül 09, 2005

Geç Bulunmuş Aşk

Bazen, kalbinize incecik bir hüzün gömleği giydiren aşktır.

Her şey çok iyidir, düşünürsünüz kendi kendinize; “ne güzel gidiyor her şey, ne kadar mutluyuz beraber” diye... Ancak gençliğinizin iki baharını da çoktan geride bıraktığınız bir dönemde tanıdıysanız onu; hafif bir burukluk, küçük bir keşke kaplar düşüncelerinizi bir an olsa dahi.

Keşke yıllar önce karşılassaydım onunla,
Keşke daha da çok yaşamış olsaydım onu
Keşke daha çok ilki beraber yaşasaydım onla...

Bu küçük keşkeler sıkar bir an için canınızı, hafiften üzülürsünüz ama başka da yapacak bir şey yoktur. Zaten gereği de yoktur bir şey yapmanın... Hem artık bulmuşsunuzdur onu, keşkeler yerini artıklara bırakmıştır...

Artık sizinledir o, sizindir o, siz de onun
Artık yeni ilkler vardır yaşanacak
Artık daha toz pembedir her şey

İşte böyle garip düşüncelere sokabilir sizi geç bulunmul aşk ancak sonuçta yanınızda olduğunu bilmenin verdiği huzurun yanında devede kulak kalacaktır bu küçük düşünceler. Zaten önemli olan artık bulunmuş olmasıdır, ya hiç bulamasaydınız?

-- Ari

Pazartesi, Ağustos 29, 2005

Yabancılara Ait Mezarların Anlamsızlığı

Üzerinde düşündükçe, hafiften iç burkabilen; bazı şeylerin başkalarınca yaşandığında bize ne kadar uzak olduğunu hatırlatan bir anlamsızlık...

Mezarlık ziyaretleri esnasında; insanlar olarak birbirimize ne kadar uzak varlıklar olduğumuzu yüzümüze kabaca çarpan garip bir anlamsızlık.

Artık sizden uzakta olan sevdiklerinizin mezarına giderken belki birçok farklı mezar geçiyorsunuz, belki bir tanesine gözünüz takılıyor, hafifçe kişinin adını dahi okuyorsunuz. Ancak hiçbir şey ifade etmiyor, edemiyor. Bir isim bir de soyad o kadar. Size uzak bir insanın bir o kadar uzak gelen ismi ve soyadı...

Bazen bir mezardaki doğum-ölüm yılları gözünüze takılıyor isimle beraber. Küçük bir hesap yapıyorsunuz. Genç miymiş? Hafif bir üzüntü duyuyorsunuz... Bu üzüntü de birkaç adım sonra sizi terkediveriyor.

Kendi sevdiğinizin mezarına gidene kadar gördüğünüz mezarların hepsi size gerçekten uzak kalıyor, gerçekten anlamsız geliyor o anda... Belki de bilinçaltınız size onlar için de ağlayanlar olduğunu fısıldıyor sinsice. “Sen kendininkine bak!” diye ekliyor arkasından da. Pek fazla düşünmeden ilerliyorsunuz sevdiğiniz kişinin mezarına doğru, belki elinizde bir buket çiçekle...

Bir başkasına bir anlam ifade etmeyen ancak sizin için sonsuz anlamı olan sevdiğinizin mezarına doğru...

-- Ari

Perşembe, Ağustos 04, 2005

Duyguları Belli Etmemek

Bazen hepten varsaymaktır...
Hislerinizin diğer kişi tarafından tamamen bilindiğini varsaymak.

Her sevgiyi anne, baba, kardeş sevgisi gibi düşünürsünüz; nasıl onlara karşı özel bir “sevgi belli etme” çabası gerekmiyorsa, sevgili ve benzeri farklı insanlar için de böyle bir çaba gerekmemeli diye düşünebilirsiniz...

Siz çok seviyorsunuzdur, o da bunu “zaten” biliyordur hem değil mi? Ne gereği var durmadan dillendirmeye sevgiyi… Zaten sizi sevdiği için “anlamalı” sizin de onu sevdiğinizi. Hem anlamıyorsa bu onun suçudur zaten değil mi? Ne yazık ki her zaman değil...

Sanırım duyguları belli etmemenin altında yatan en büyük neden; herkesi; o ana kadar alışmış olduğunuz aile ortamındaki gibi sizi çok iyi tanıyan ve hislerinizi açmadan da anlayabilecek kişiler olarak hayal etmek...

Ancak herkes sizi o kadar iyi tanımayabilir, bazen açık açık söylemek gerekir bazı şeyleri. Herkes gözlerinizden, ruhunuzdan anlayamıyor hislerinizi. Bazen illa ki cümle kurmak gerekiyor, illa ki hislerin kulaklara iletilmesi gerekiyor...

Zamanla; bu yeni tip duygu iletimine de alışıyor insanoğlu, ta ki karşısındaki “farklı” insan da artık onun gözlerinden, ruhundan her şeyi anlayacak hale gelinceye kadar...

-- Ari

Salı, Temmuz 12, 2005

Her Şeyin Anlamını Yitirmesi

Tırnağının ucundan, kalbinin derinliklerine; beyninin kıvrımlarından, ruhunun okyanuslarına tamamen hassas bir varlık olan insanoğlunun sık sık tecrübe ettiği yoğun bir his... Bir an için de olsa her şeyin anlamsızlaşması, anlamını yitirmesi.

Öyle bir yaratılmışız ki; hayatı, acı tadını almadan, korkunç yüzünü görmeden yaşamamız mümkün değil... Herhangi bir anda; her şey ne kadar güzel gözüküyor olsa da, bir diğer anda tüm bu güzellikler tamamen elimizden uçup gidebiliyor. Aynı şekilde o anki durumumuz ne kadar kötü olsa dahi bir sonraki an her şey toz pembe bir hal alabiliyor...

Kontrolümüz dışında bu kadar değişebilen hayata, onun bu ani değişimlerine karşı tek savunmamız ise elimizdeki umutlarımız. Her şey üstümüze üstümüze geldiğinde, tüm olumsuzluklar ardı ardına üstümüze yağdığında dahi umutlarımıza sıkı sıkıya sarılmalıyız, ummalıyız hayattan daha iyi şeyleri, zor da olsa beklemeliyiz, sabretmeliyiz...

Durmadan yokuş yukarı çıkıyormuşuz gibi gelen hayat elbet bir gün bize de gülecektir, bizi de çıkaracaktır bir düzlüğe... Yapmamız gereken tek şey buna gönülden inanmak ve hayatın son damlasına kadar da bu inancımızdan vazgeçmemek sanırım... Hem mucize dediğimiz şeyler sadece filmlerde olmuyor... Bizim farketmediğimiz binlerce küçük mucize yaşanıyor hayatta...

Neden birkaçı bize uğramasın?

-- Ari

Cumartesi, Haziran 25, 2005

Sıralı Ölüm

Yaşam içindeki konumumuz ve şartlar neticesinde yanında veya karşısında yer aldığımız garip bir kavram sıralı ölüm.

Çocukken pek bilgimiz yoktur sıralı ölüm hakkında; hem henüz ölümü dahi bilmiyoruzdur nerede kaldı sıralısı... Ölüm; eğer henüz çocukken tecrübe ettiysek, sevdiklerimizi alıp götüren bir daha da geri getirmeyen garip bir şey o yaşlarda...

Zaman geçip de biz büyüyünce; artık ölümün ne olduğunu yavaş yavaş anladığımızda ve onun sıralısı hakkında da az çok fikir edindiğimizde; sıralı ölüm kavramı karşısında yerimizi de almaya başlıyoruz.

• Neden sıralı olmak zorunda ki?
• Neden annem, babam benden önce ölsün ki?

Gerçekten de rahatsız edici bir hal alır bu kavram. Kendi ölümümüz sonrası geride kalanların durumunu düşün(e)meden, bencilce isteriz sevdiklerimizin bizden önce ölmemesini... İstemeyiz bu büyük acıyı nispeten genç yaşlarda yaşamayı, hala ihtiyacımız vardır hem sevdiklerimize, neden yukarıdaki burnunu soksundur ki bizim küçük mutluluğumuza..!

Zaman geçtikçe; artık kalpten düşündüğümüz yeni bir ailemiz de olduğunda, saf değiştirme vakti de gelmiştir... Bu sefer sıralı ölüm yandaşıyızdır yeni ailemiz adına... İstemeyiz çocuklarımızın –doğaya aykırı- bir şekilde bizden kopmasını, sırasız elimizden kayıp gitmesini. Sıralı ölüm artık tek dayanağımızdır...

Eee tabii zaman geçiyor, bizden büyükler bizden küçükler derken sıra veya artık gerçek tarifi her neyse; bize geliyor. Bizim sıramız geliyor yani... Bunda zaten pek yorum şansımız kalmıyor; kendi sıramıza, son anımıza yorumu yaşarken yapmış oluyoruz, yaşantımızla...

Hem biz o kadar dert ettik, artık sıramız da gelmişken bu sefer doğaya aykırı olaylara mahal vermemek için kapamamız gerekiyor gözlerimizi... Artık kendi adımıza sıralı ölüm karşısında yer alan sevdiklerimizin çok fazla acı çekmemesi umuduyla çıkacağız son yolculuğa...

Özetle, işte böyle garip bir şey sıralı ölüm. İnsanoğlu hayatta çok şeyi kalben diliyor ancak çoğu şey de dileklerimize pek aldırmadan gelişiyor... Sıralı ölüm konusunda da durum bu sanırım. Bazen sıranın bozulmasını, bazen bozulmamasını diliyoruz ancak -her ne kadar kızsak da- içten bir ses hafiften bu dileklerin nafileliğini bize fısıldıyor... Duymak istemiyor asi kalbimiz... Dilemeye de devam ediyor kendince...

Sanırım ölümün gerçekten de sırası olmuyor. Biz ise; bunu az da olsa hissedebilsek dahi yeniliyoruz bazen bencilliğimize, üstümüze vazife olmayan şeylere karışmak, müdahale etmek istiyoruz...

Bütün bunlara rağmen unutmayalım ki; yukarıdakinin hepimiz için sadece kendisinin bildiği farklı planları var ve biz ne yaparsak yapalım, bu planların dışına hayatı taşırmak pek mümkün olamayacaktır...

-- Ari

Salı, Haziran 21, 2005

Tanrı'dan Rol Çalan Doktor

ya da Doktorun Hastasına Ömür Biçmesi...

“Ne yazık ki 6 aylık bir ömrünüz var...”

İşte bu ve buna benzer acımasız cümlelerle yerle bir ediliyor zaten azalmış olan umutlar... Bir hastanın umutları...

Şartlar her ne olursa olsun yapılmaması veya üzerinde gerçekten düşünülmüş olması gereken bir eylem... Ömür Biçmek... Az da olsa Tanrı’dan rol çalmak veya istemeden buna neden olmak...

Hasta bilmek istese dahi söylenmemeli diye düşünüyorum. Herkesin olayları algılayış biçimi ve algıladıkları şeye karşı olan tepkisi farklıdır. Bir hasta nispeten kaderci, olgun bir şekilde yaklaşabilse dahi bir diğeri iyice karamsarlığa kapılıp daha da kötüye gidebilir... Bu farklılığı doktorun kestirebilmesi mümkün değildir. Tedavi sırasında hastasıyla belli bir süre geçirmiş olan doktor, hastasını tanıdığını düşünebilir, ancak şok anlarında insanların tamamen farklılaşabildikleri de asla unutulmamalıdır.

Bir diğer taraftan bakılacak olursa; Tanrı’nın verdiği ve sadece O’nun istediği kadar süren hayatın sonlanacağı zamanı bilebilmek, bundan %100 emin olabilmek mümkün müdür? Bunun pek mümkün olduğunu sanmıyorum.

Ayrıca her ne kadar doktor, bilimi kendisine yol gösteren olarak seçmiş, her ne kadar gerçekçi olsa dahi; hayatta; bazılarımızın mucize olarak adlandırdığı olaylar da olmaktadır... Tıbbi olarak açıklanamayan gelişmeler olabilmektedir. Bir hastanın en azından kendi muhtemel mucizesi için zar atma hakkını elinden almaya kimsenin hakkı yok diye düşünüyorum...

Sonuç olarak, öğrenildiğinde önceden kestirilemeyen vahim sonuçlar doğurabilecek böyle bir bilginin direkt olarak hastaya asla söylenmemesi gerektiğine inanıyorum... Belki yakınlarına söylenebilir, ancak bu da her zaman ideal sonuç vermemektedir...

Hayata, anlamsızlığı iş işten geçtikten sonra fark edilebilecek müdahalelerden kaçınmak lazımdır. Bazen hayatı kendi işleyişinde rahat bırakmak en güzelidir...

-- Ari

Ayrılık Sonrası Tek Amacı Laf Sokmak Olan Buluşma...

Eğer gerçekten tek amacı laf sokmak ise tamamen gereksiz olan buluşmadır.

Ne gereği var kalp kırmaya, zaten ayrı olduğunuz kişiyle kalp kırmak adına bir kez daha buluşmaya?

Neden bir insanı üzesiniz?
O sizi çok mu üzdü, yaraladı mi?
İntikam mı alacaksınız?
Neden almak zorunda hissediyorsunuz bu intikamı?
Almayınca ezik mi hissedeceksiniz?
İçinizde bir şey hep sizi kemirecek mi?

Varsın içinizdeki intikam arzusu sizi kemirsin, nereye kadar, ne kadar sürer bu... Sonuçta bitecek herkes kendi yoluna ek bir kırgınlık olmadan gitmiş olacak...

Büyüklük sizde kalsın, o bilmese de ona karşı yaptıgınız bu son iyilik sizde, icinizde kalsın... Sırf bunu bilmek bile size belli bir süre sonra iyi gelecektir zaten... Hayat o kadar kısa, insanlar o kadar hassas ki; en odun en öküz sandığınız kişinin içinde dahi kırılmamak için cırpınan camdan bir kalp var...

Varsın böyle olsun, kalbinizde sakladığınız, sadece sizin bildiğiniz bu son iyilikle hatırlayın bu ayrılığınızı da... Ayrılıgın bile -garip de olsa- size pozitif bir katkısı olsun...

Hayat gerçekten umduğumuzdan, düşündüğümüzden daha kısa... Cebimize attığımız her iyilik karımız olacaktır bu kısa hayattan çekip çıkardığımız...

-- Ari